Bir aile ve evlilik danışmanı olarak son yıllarda okullarla ilgili dikkatimi çeken bir değişim var: Çocuklar artık birbirini tanımadan önce birbirinin üzerindekini inceliyor.
Ayakkabı.
Telefon.
Mont.
Çanta.
Sanki sınıflar küçük vitrinlere dönüştü. Ve her çocuk, görünüşü üzerinden puanlanan bir ürüne…
Akran zorbalığı bugün sadece fiziksel itme, kakma ya da açık tehdit değil. Çok daha sessiz, çok daha ince bir biçimde ilerliyor. Alaycı bir bakış, toplu bir gülüş, “Bu da mı moda?” cümlesi… Küçük gibi görünen bu temaslar, bir çocuğun iç dünyasında büyük kırılmalar yaratabiliyor.
Ergenlik dönemi, kimliğin şekillendiği bir dönemdir. Genç birey şu soruyu sorar: “Ben değerli miyim?”
Eğer aldığı geri bildirim; “Markan yoksa yoksun” mesajını taşıyorsa, o çocuk kendini eksik hissetmeye başlar.
Burada kritik bir nokta var:
Çocuklar değer yargılarını kendileri üretmez. Onlara sunulan dünyayı yansıtırlar.
Bugün yetişkin dünyası da farklı mı?
Marka konuşmuyor muyuz?
Görünüş üzerinden yorum yapmıyor muyuz?
Sosyal medyada sürekli bir kıyas kültürü üretmiyor muyuz?
Çocuklar izler. Kaydeder. Uygular.
Görünüş üzerinden yapılan zorbalık, aslında bir güç gösterisidir. “Ben senden üstünüm” demenin modern yoludur. Oysa gerçek üstünlük, bir başkasını küçültmeden var olabilmektir.
Danışan gençlerde sık gördüğüm bir tablo var:
Sabahları okula gitmek istememe.
Sessizleşme.
Aynaya bakarken huzursuzluk.
Sosyal ortamlardan kaçınma.
Çünkü mesele kıyafet değildir.
Mesele, aşağılanma korkusudur.
Şunu kabul etmemiz gerekiyor: Eğer bir çocuk, sınıfa girerken “Bugün üzerimdekiyle dalga geçilecek mi?” kaygısı taşıyorsa, orada sadece bir zorbalık değil, bir değer krizi vardır.
Okullar yalnızca akademik bilgi veren kurumlar değildir. Aynı zamanda karakter eğitiminin verildiği yerlerdir. Empati, saygı ve farklılıklara tahammül sistemli biçimde öğretilmediğinde, sınıflar sessiz rekabet alanlarına dönüşür.
Ailelere düşen görev ise net:
Çocuğa insanın değerinin dış görünüşle ölçülmeyeceğini öğretmek.
Kendi dilimizi gözden geçirmek.
Başkalarının görünüşü üzerinden yapılan yorumları normalleştirmemek.
Bir toplumun geleceğini çocukların kalbinde büyüttüğü değerler belirler.
Eğer o kalpte kıyas ve üstünlük varsa, yarın da aynı dili konuşuruz.
Ama eğer orada merhamet varsa, zincir kırılır.
Belki de asıl soruyu kendimize sormalıyız:
Çocukları yetiştiriyor muyuz, yoksa sadece vitrinde sergilemeye mi hazırlıyoruz?
Anasayfa
Yazarlar
Tolga Turan
Yazı Detayı
Bu yazı 170+ kez okundu.
Vitrindeki Çocuklar
Bir aile ve evlilik danışmanı olarak son yıllarda okullarla ilgili dikkatimi çeken bir değişim var: Çocuklar artık birbirini tanımadan önce birbirinin üzerindekini inceliyor.
Ayakkabı.
Telefon.
Mont.
Çanta.
Sanki sınıflar küçük vitrinlere dönüştü. Ve her çocuk, görünüşü üzerinden puanlanan bir ürüne…
Akran zorbalığı bugün sadece fiziksel itme, kakma ya da açık tehdit değil. Çok daha sessiz, çok daha ince bir biçimde ilerliyor. Alaycı bir bakış, toplu bir gülüş, “Bu da mı moda?” cümlesi… Küçük gibi görünen bu temaslar, bir çocuğun iç dünyasında büyük kırılmalar yaratabiliyor.
Ergenlik dönemi, kimliğin şekillendiği bir dönemdir. Genç birey şu soruyu sorar: “Ben değerli miyim?”
Eğer aldığı geri bildirim; “Markan yoksa yoksun” mesajını taşıyorsa, o çocuk kendini eksik hissetmeye başlar.
Burada kritik bir nokta var:
Çocuklar değer yargılarını kendileri üretmez. Onlara sunulan dünyayı yansıtırlar.
Bugün yetişkin dünyası da farklı mı?
Marka konuşmuyor muyuz?
Görünüş üzerinden yorum yapmıyor muyuz?
Sosyal medyada sürekli bir kıyas kültürü üretmiyor muyuz?
Çocuklar izler. Kaydeder. Uygular.
Görünüş üzerinden yapılan zorbalık, aslında bir güç gösterisidir. “Ben senden üstünüm” demenin modern yoludur. Oysa gerçek üstünlük, bir başkasını küçültmeden var olabilmektir.
Danışan gençlerde sık gördüğüm bir tablo var:
Sabahları okula gitmek istememe.
Sessizleşme.
Aynaya bakarken huzursuzluk.
Sosyal ortamlardan kaçınma.
Çünkü mesele kıyafet değildir.
Mesele, aşağılanma korkusudur.
Şunu kabul etmemiz gerekiyor: Eğer bir çocuk, sınıfa girerken “Bugün üzerimdekiyle dalga geçilecek mi?” kaygısı taşıyorsa, orada sadece bir zorbalık değil, bir değer krizi vardır.
Okullar yalnızca akademik bilgi veren kurumlar değildir. Aynı zamanda karakter eğitiminin verildiği yerlerdir. Empati, saygı ve farklılıklara tahammül sistemli biçimde öğretilmediğinde, sınıflar sessiz rekabet alanlarına dönüşür.
Ailelere düşen görev ise net:
Çocuğa insanın değerinin dış görünüşle ölçülmeyeceğini öğretmek.
Kendi dilimizi gözden geçirmek.
Başkalarının görünüşü üzerinden yapılan yorumları normalleştirmemek.
Bir toplumun geleceğini çocukların kalbinde büyüttüğü değerler belirler.
Eğer o kalpte kıyas ve üstünlük varsa, yarın da aynı dili konuşuruz.
Ama eğer orada merhamet varsa, zincir kırılır.
Belki de asıl soruyu kendimize sormalıyız:
Çocukları yetiştiriyor muyuz, yoksa sadece vitrinde sergilemeye mi hazırlıyoruz?
Ekleme
Tarihi: 28 Şubat 2026 -Cumartesi
Vitrindeki Çocuklar
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

