Bugün aile ve evlilik konuşmalarında en çok duyduğumuz kelime “özgürlük”. Ne garip ki bu kelime, çoğu zaman sabırsızlığın, kaçışın ve sorumluluktan geri çekilmenin kılıfı hâline gelmiş durumda. Artık kimse “dayanmak istemiyorum” demiyor; bunun yerine daha kabul edilebilir cümleler kuruluyor: “Kendim için yaşıyorum”, “Hak ettiğim hayat bu değil”, “Hayat kısa.” Oysa çoğu zaman mesele özgürlük değil, tahammülsüzlük.
Aile ve evlilik hiçbir zaman kolay yapılar olmadı. Ancak bugün yaşanan kırılma, zorluğun artmasından değil; zorluğa karşı gösterilen direncin azalmasından kaynaklanıyor. Dayanmak neredeyse ayıp, vazgeçmek ise son derece normal kabul ediliyor. Zorlanan insan yetersiz, kalan saf, giden ise cesur ilan ediliyor. Böyle bir dilin içinde aile kurumunun sağlam kalması mümkün değil.
Veriler de bu tabloyu destekliyor. Boşanmaların önemli bir bölümü evliliğin ilk yıllarında gerçekleşiyor. Yani insanlar yıllar içinde tükenmiyor; ilk ciddi sorunla karşılaştıklarında dağılıyor. Bu durum yanlış eşten çok, ilişkiyi sürdürme becerilerinin zayıfladığını gösteriyor. İnsanlar bağ kurmayı istiyor ama bağın yükünü taşımak istemiyor.
Danışmanlık sürecinde sıkça karşılaştığım cümle şu: “Artık katlanamıyorum.” Oysa evlilik katlanılacak bir yük değil; emek verilerek taşınacak bir sorumluluktur. Bugün birçok ilişki sevgisizlikten değil, sabırsızlıktan bitiyor. Herkes haklı, herkes yorgun ama kimse sorumluluğu üstlenmek istemiyor.
Toplumsal algı da bu kaçışı besliyor. “Kimseye katlanmak zorunda değilsin” söylemi alkış alıyor. Elbette kimseye katlanmak zorunda değilsin. Ama hiçbir ilişki de emeksiz, sabırsız ve sorumluluksuz ayakta kalmaz. Bu gerçek görmezden gelindikçe aile kurumu kırılganlaşıyor.
Bu kırılganlığın bedelini en çok çocuklar ödüyor. Sınır koymaktan çekinen ebeveynler, tutarlılığı baskı sanan bir yetişkinlik hâli yaygınlaşıyor. Çocuklar özgür ama güvende değil. Çünkü güven, belirsizlikle değil; süreklilik ve tutarlılıkla kurulur.
Sosyal medya bu zihniyeti daha da besliyor. Kusursuz aileler, problemsiz ilişkiler, hep mutlu yüzler… Gerçek hayatta ise tekrar var, emek var, sabır var. Sürekli kıyaslanan ilişkilerde tahammül azalıyor. Tahammül azaldıkça bağlar kopuyor.
Burada durup dürüstçe sormak gerekiyor: Tahammülsüzlük ne zamandan beri özgürlük sayılıyor? Zorlandığında kaçmak mı, yoksa kalıp sorumluluk almak mı gerçekten cesaret? Ahlak; başkalarının hayatını denetlemek değil, zorlandığında bile kendi payına düşeni görmezden gelmemektir.
Evet, kimse mutsuzluğa mahkûm edilmemeli. Ama her mutsuzluk da terk gerekçesi değildir. Onarmayı denemeden vazgeçmek, bir tercih olmaktan çıkıp alışkanlığa dönüşüyorsa, burada sadece bireysel değil, toplumsal bir sorun vardır.
Tahammülsüzlüğü özgürlük diye pazarladığımız sürece, geride ne sağlam aileler ne de güvenli çocukluklar kalacak. Özgürlük, sorumluluktan arındığında; geriye sadece yalnızlık kalır.

