Asıl cevap, toplumun suça verdiği tepkiye bakılarak bulunur.
Bugün acı bir gerçekle karşı karşıyayız:
Cezaevine girmenin utanç değil, neredeyse bir “rütbe” sayıldığı bir psikoloji hızla yayılıyor.
Kız kardeşini korumak isterken dövülerek öldürülen bir gencin davasında, sanıkların gururla mahkemeye çıkması…
Ailelerin salonlarda slogan atması…
Bir hırsızın, “Yaptıklarımdan pişman değilim, aklım yapamadıklarımda kaldı” diyebilmesi…
Ve bir annenin, “Başını dik tut oğlum, hapiste de sana bakarım” demesi…
Bu tabloyu gördüğümüzde artık şunu sormak zorundayız:
Sorun yalnızca suç işleyenler mi, yoksa suçu meşrulaştıran bir toplumsal zemin mi oluştu?
Ceza Korkusu Neden Yok Oldu?
Cezaevleri, adından da anlaşılacağı gibi ıslah yeridir.
Ama bugün birçok genç için cezaevi, “hikâye biriktirme alanı”na dönmüş durumda.
Çünkü;
suç pişmanlık doğurmuyor,
ceza caydırıcılık sağlamıyor,
toplumun bir kesimi suçluyu değil, suçu savunuyor.
Mahkeme salonunda pişmanlık yerine meydan okuma varsa,
cezaevinden çıkan “ibret” değil “itibar” kazanıyorsa,
ortada bireysel değil, sistemsel bir çöküş vardır.
Aileler Nerede Duruyor?
En tehlikeli kırılma noktası tam da burası.
Bir anne ya da babanın çocuğunu sevmesi elbette doğal.
Ama yapılan suçu görmezden gelmek,
çocuğu “mağdur” ilan edip suçu normalleştirmek,
onu hayata değil, karanlığa hazırlamaktır .
Bugün bazı aileler farkında olmadan şunu söylüyor:
“Yaptığın yanlış değil, yakalanman yanlış.”
Bu anlayış bir çocuğu kurtarmaz.
Aksine, onu yeniden suça iter.
Ekrandan Sokaklara Akan Zehir
Bir de kimsenin yüksek sesle konuşmak istemediği bir gerçek var:
Türk dizileri…
Eline silah alan mafya figürleri,
lüks hayatlar, korkulan ama “saygı duyulan” suç karakterleri,
şiddetin güç, suçun prestij gibi sunulması…
Henüz kişiliği oturmamış gençlere verilen mesaj çok net:
“Güçlü olmak için kuralları çiğne.”
Kimse “Bu sadece dizi” demesin.
Algı dediğiniz şey, tekrar ede ede normalleşir.
Bugün cezaevine girmeyi “erkeklik”, “cesaret”, “nam” sayan bir gençlik varsa, bunun arkasında bu kültürel bombardıman vardır.
Peki Bu Hale Nasıl Geldik?
Suç ile mağdur arasındaki çizgi bulanıklaştırıldı.
Pişmanlık zayıflık gibi gösterildi.
Ceza caydırıcı olmaktan çıktı.
Aile, eğitim ve medya aynı anda sınıfta kaldı.
Ve en acısı şu:
Toplum olarak yanlış yapanı durdurmak yerine, alkışlamaya başladık.
Cezaevleri madalya takılan yerler değildir.
Mahkeme salonları meydan okuma sahnesi hiç değildir.
Suç, hangi gerekçeyle işlenirse işlensin masumlaştırılamaz.
Bir ülke, gençlerine “yanlış yaptığında bedel ödersin” demiyorsa,
o ülke ileride çok daha ağır bedeller öder.
Islahı kaybeden bir toplum, düzeni de kaybeder.
Ve bugün asıl tehlike tam olarak budur.

