Çalışma hayatında bazen kelimelere dökülemeyen yaralar birikir. Sabahları işe doğru yürürken içimize çöken o ağırlığın sebebi çoğu zaman görünmezdir. Sorulduğunda “bir şey yok” deriz ama içimiz bilir; bir şey vardır. Son yıllarda ise bu ağırlığın giderek arttığını, çalışanların psikolojik olarak daha çok yıprandığını görmek ne yazık ki zor değil.
Ülkemizde özellikle son 10–15 yılda iş yerlerinde yaşanan sessiz psikolojik baskının, yani mobbingin yaygınlaştığı açıkça hissediliyor. İnsanlar çalıştıkları alan ne olursa olsun artık sadece iş yüküyle değil, insan ilişkilerinin ağırlığıyla da mücadele ediyor. Birçok çalışan artık “işin kendisi” kadar, “iş yerindeki atmosferle” de boğuşmak zorunda kalıyor.
Mobbing, sanılanın aksine çoğu zaman açık bir hakaret olarak ortaya çıkmaz. Daha sinsi bir yöntemdir bu; susarak dışlamak, göz devirmek, yok saymak, sürekli eleştirmek, küçük düşürmek, fırsat vermemek… İnsan bir süre sonra yeteneğinden şüphe etmeye başlar. Önceleri “Acaba bana mı öyle geldi?” dediği şeyler zamanla birikerek “Ben yetersizim” inancına dönüşür.
Bugün Türkiye’de pek çok çalışan iş yerinde kendini yalnız ve korunmasız hissediyor. Bu durum hem özel sektörde hem kamuda gözlemleniyor. Kamuda makam gücü; özel sektörde ise işsizlik korkusu bu sessiz şiddetin en büyük dayanağı haline geliyor. Bir çalışan “İtiraz edersem kapının önüne konurum” diye düşündüğü için çoğu zaman boyun eğmeyi tercih ediyor. Bu korku kültürü ise mobbing uygulayanları daha cesur hale getiriyor.
Bir kurumun gerçek başarısı, çalışanlarının yüzündeki ifade ile anlaşılır. İşine giderken omuzları çökmüş, ofise girdiğinde nefesini tutan, konuşurken kelimelerini tartan bir çalışan ordusu; dışarıdan ne kadar başarılı görünürse görünsün, içten içe tükeniyordur. Türkiye’de bugün birçok kurum, farkında olmadan çalışan motivasyonunu, adalet duygusunu ve psikolojik dayanıklılığını hızlı bir şekilde tüketiyor.
Şunu açıkça söylemek gerekir: Başkasını küçümseyen insanlar, genellikle kendi içlerindeki eksiklikleri örtmeye çalışırlar. Gerçekten güçlü bir yönetici, çalışanını bastırmaya değil, parlatmaya çalışır. Fakat bizde yıllardır süregelen bir alışkanlık var: “Ben çektim, o da çeksin.” Bu mantık, çalışma kültürünü iyileştirmek yerine çürütüyor.
Mobbing mağduru olan çalışanlar önce içe kapanıyor, sonra işinden soğuyor ve en sonunda sessizce vazgeçiyor. Kimi yerini değiştirmeyi seçiyor; kimi aynı yerde kalıp ruhunu kaybediyor. En dramatik olanı ise şu: Yeteneğin, hevesin ve üretkenliğin öldüğü fark edilmiyor bile.
Ve burada en büyük pay, sessiz izleyicilere ait. İş yerinde bir haksızlık yaşandığında kimse ses çıkarmıyorsa, aslında herkes bir şekilde suça ortak oluyor. Sessizlik çoğu zaman onay anlamına gelir. Bir çalışan linç edilirken diğerleri omuzlarını silkip geçiyorsa, orada sadece bir bireyin değil, insanlığın saygı çerçevesi zarar görüyor demektir.
Çözüm basit gibi görünse de aslında köklüdür. Bir iş yerinde önce adalet duygusu hâkim olacak. Yönetici, çalışanın insan olduğunu unutmayacak. Eleştirirken küçük düşürmeyecek. Yönlendirirken aşağılamayacak. Performansı ölçerken kişiliği hedef almayacak.
Çalışanlar da haklarını savunmanın bir “başkaldırı” değil, bir “insani duruş” olduğunu unutmayacak.
Çünkü iş dediğimiz şey sadece gelir kapısı değil; bir insanın kendini gerçekleştirme alanıdır. İnsan işine giderken umutsuz, çalışırken değersiz, dönerken tükenmiş hissediyorsa, orada bir yanlış var demektir.
Bir gün geri dönüp baktığımızda koltukların, makamların, unvanların değil; insan kalbine dokunmuş davranışların hatırlandığını göreceğiz. Bugün birini inciterek elde ettiğimiz her “küçük zafer”, yarın utanç veren bir iz olarak karşımıza çıkacaktır.
O yüzden gerçek prestij, güç gösterisinde değil; insana gösterilen saygıda saklıdır.

