Eylem KOÇ
Köşe Yazarı
Eylem KOÇ
 

Biz Çalışırken İçimizde Neler Kırılıyor?

Bir arkadaşım vardı, yıllarca aynı kurumda çalıştı. İşini gerçekten severdi. Sabahları evden çıkarken yüzünde hafif bir gülümseme olurdu. Sonra bir dönem geldi, aynı insanın yüzünde bir gölge belirdi. Eve döndüğünde yorgun değil sanki eksilmiş gibi görünüyordu. “Ne oldu?” diye sorduğumda omuz silkti, “Bir şey yok” dedi. Ama ben biliyordum, bir şey vardı. Sonra anlattı… Toplantıda sözlerinin sürekli bölündüğünü, fikirlerinin yok sayıldığını, attığı her adımın görmezden gelindiğini… Bazen bir bakışla, bazen bir sessizlikle değersizleştirildiğini… Kimse yüksek sesle bir şey söylemiyordu ama herkesin davranışlarında bir küçümseme dokusu vardı. Bu… mobbingdi. Ama o bunu çok sonra fark etti. Biliyor musunuz, bugün Türkiye’de birçok çalışan aynı hikâyeyi yaşıyor. Kimisi anlatamıyor, kimisi anlatacak kimse bulamıyor, kimisi ise anlatmayı gereksiz görüyor. “Ne yapacaksın, her yerde böyle” deyip içine atıyor. Ve duygular içe atıldıkça birikir, biriktikçe ağırlaşır. Bu tür psikolojik yıpranma ses çıkarmadan ilerler. Örneğin bir gün; “Acaba hata bende mi?” diye düşünmeye başlarsın… Sonra; “Ben galiba iyi değilim…” En sonunda ise; “Galiba ben zaten değersizim”e dönüşür. Oysa değersiz olan sen değilsin; sana bunu hissettiren davranıştır. Bir iş yerine girdiğinde hemen hissedersin aslında… Kimlerin baskın olduğunu, kimlerin sessizleştirildiğini, kimlerin susturulmuş olduğunu… Biz son yıllarda bunu daha çok görür olduk. Sadece ofislerde değil; atölyelerde, okullarda, hastanelerde, belediyelerde, şirketlerde… Bir başka tanıdığım, her gün işe giderken önce bekliyormuş. Kapıdan girip merdivenleri çıkmadan önce derin bir nefes alıyormuş. “Orada beni ne bekleyecek acaba?” diye… Oysa iş dediğimiz şey kaygı değil, üretim alanı olmalı. Bir kurumda yöneticilerin en çok unuttuğu şey şu: Bir çalışan sadece maaş için değil, saygı görmek için de çalışır. Değer görmek için çalışır. Dinlenmek için çalışır. Başkasını yok sayan, küçümseyen, susturan insanlar aslında kendi eksiklerini örtmeye çalışırlar. Yetişkin bir insanın başka bir yetişkini psikolojik olarak ezmesi yalnızca güç değil, bir tür güvensizlik göstergesidir. İş yerinde bir haksızlığa tanık olduğumuzda sessiz kalıyorsak, belki de şunu düşünmek gerekiyor: “Aslında ben de bu hikâyenin parçası mıyım?” Çünkü sessizlik, bazen saldırganın en büyük destekçisidir. Ben hep şuna inanırım: Güç başkasının üzerinde yükselerek değil, başkasının elinden tutarak büyütülür. Çalışma hayatında gerçek olgunluk, “Ben başardım” demek değil, “Biz başardık” diyebilmektir. Bir gün o ilk bahsettiğim arkadaşım işten ayrıldı. Ama yorgunluktan değil… İyileşmek için ayrıldı. Yeni bir yere geçti, yeni bir ortam, yeni yüzler… Ve düşünün; aynı kişi bir anda yeniden üretken, yeniden canlı, yeniden özgüvenli oldu. Demek ki problem çalışanda değildi. Problem onu tüketen iklimdeydi. Bu yazıyı yazarken aklımdaki soru şu: Biz iş yerlerinde birbirimizi neden büyütmek yerine yıpratmayı seçiyoruz? Belki de bunu en sade haliyle söylemek gerek: İş yerleri insanları tüketen değil, besleyen yerler olmalı. Çünkü biz çalışırken sadece zamanımızı değil, ruhumuzu da oraya bırakıyoruz. Ve günün sonunda; Bir kurumun gerçek itibarı, oradan ayrılan insanların ne hissettiğinde gizlidir.
Ekleme Tarihi: 28 Kasım 2025 -Cuma

Biz Çalışırken İçimizde Neler Kırılıyor?

Bir arkadaşım vardı, yıllarca aynı kurumda çalıştı. İşini gerçekten severdi. Sabahları evden çıkarken yüzünde hafif bir gülümseme olurdu. Sonra bir dönem geldi, aynı insanın yüzünde bir gölge belirdi. Eve döndüğünde yorgun değil sanki eksilmiş gibi görünüyordu. “Ne oldu?” diye sorduğumda omuz silkti, “Bir şey yok” dedi. Ama ben biliyordum, bir şey vardı.

Sonra anlattı…
Toplantıda sözlerinin sürekli bölündüğünü, fikirlerinin yok sayıldığını, attığı her adımın görmezden gelindiğini… Bazen bir bakışla, bazen bir sessizlikle değersizleştirildiğini… Kimse yüksek sesle bir şey söylemiyordu ama herkesin davranışlarında bir küçümseme dokusu vardı. Bu… mobbingdi. Ama o bunu çok sonra fark etti.

Biliyor musunuz, bugün Türkiye’de birçok çalışan aynı hikâyeyi yaşıyor. Kimisi anlatamıyor, kimisi anlatacak kimse bulamıyor, kimisi ise anlatmayı gereksiz görüyor. “Ne yapacaksın, her yerde böyle” deyip içine atıyor. Ve duygular içe atıldıkça birikir, biriktikçe ağırlaşır.

Bu tür psikolojik yıpranma ses çıkarmadan ilerler. Örneğin bir gün;
“Acaba hata bende mi?” diye düşünmeye başlarsın…
Sonra;
“Ben galiba iyi değilim…”
En sonunda ise;
“Galiba ben zaten değersizim”e dönüşür.
Oysa değersiz olan sen değilsin; sana bunu hissettiren davranıştır.

Bir iş yerine girdiğinde hemen hissedersin aslında…
Kimlerin baskın olduğunu, kimlerin sessizleştirildiğini, kimlerin susturulmuş olduğunu…
Biz son yıllarda bunu daha çok görür olduk. Sadece ofislerde değil; atölyelerde, okullarda, hastanelerde, belediyelerde, şirketlerde…

Bir başka tanıdığım, her gün işe giderken önce bekliyormuş. Kapıdan girip merdivenleri çıkmadan önce derin bir nefes alıyormuş. “Orada beni ne bekleyecek acaba?” diye… Oysa iş dediğimiz şey kaygı değil, üretim alanı olmalı.

Bir kurumda yöneticilerin en çok unuttuğu şey şu:
Bir çalışan sadece maaş için değil, saygı görmek için de çalışır.
Değer görmek için çalışır.
Dinlenmek için çalışır.

Başkasını yok sayan, küçümseyen, susturan insanlar aslında kendi eksiklerini örtmeye çalışırlar. Yetişkin bir insanın başka bir yetişkini psikolojik olarak ezmesi yalnızca güç değil, bir tür güvensizlik göstergesidir.

İş yerinde bir haksızlığa tanık olduğumuzda sessiz kalıyorsak, belki de şunu düşünmek gerekiyor:
“Aslında ben de bu hikâyenin parçası mıyım?”

Çünkü sessizlik, bazen saldırganın en büyük destekçisidir.

Ben hep şuna inanırım: Güç başkasının üzerinde yükselerek değil, başkasının elinden tutarak büyütülür. Çalışma hayatında gerçek olgunluk, “Ben başardım” demek değil, “Biz başardık” diyebilmektir.

Bir gün o ilk bahsettiğim arkadaşım işten ayrıldı. Ama yorgunluktan değil…
İyileşmek için ayrıldı.
Yeni bir yere geçti, yeni bir ortam, yeni yüzler…
Ve düşünün; aynı kişi bir anda yeniden üretken, yeniden canlı, yeniden özgüvenli oldu.
Demek ki problem çalışanda değildi. Problem onu tüketen iklimdeydi.

Bu yazıyı yazarken aklımdaki soru şu:
Biz iş yerlerinde birbirimizi neden büyütmek yerine yıpratmayı seçiyoruz?

Belki de bunu en sade haliyle söylemek gerek:
İş yerleri insanları tüketen değil, besleyen yerler olmalı.
Çünkü biz çalışırken sadece zamanımızı değil, ruhumuzu da oraya bırakıyoruz.

Ve günün sonunda;
Bir kurumun gerçek itibarı, oradan ayrılan insanların ne hissettiğinde gizlidir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve habergundemim.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
Yeni Slow Radyo