Bizi gerçekten kim kurtaracak?
Bu soruyu yıllardır farklı isimlerle, farklı dönemlerde, farklı umutlarla soruyoruz. Bazen bir liderden, bazen bir partiden, bazen de hiç gelmemiş bir “kurtarıcıdan” medet umuyoruz.
Ama belki de önce başka bir soruyu sormamız gerekiyor:
Biz ne yapıyoruz?
İlber Ortaylı’nın sıkça dile getirdiği düşüncelerden biri tam da buraya dokunuyor. İnsan yaşadığı apartmanın yönetimine bile katılmıyorsa, mahallesinin, şehrinin ve ülkesinin yönetimine nasıl gerçek anlamda katılacak?
Aslında mesele sadece apartman yönetimi değil.
Mesele alışkanlık.
Biz katılmaktan çok beklemeyi seviyoruz.
Birileri gelsin.
Birileri düzeltsin.
Birileri hesap sorsun.
Birileri ülkeyi kurtarsın.
Sonra işler kötüye gittiğinde de hep birlikte soralım:
“Bu ülke neden böyle?”

Bu ülke dediğimiz şey, bizim dışımızda kurulmuş, bizim hiçbir ilgimizin olmadığı bir yer mi?
Apartmanda aidatın nereye harcandığını merak etmiyoruz. Mahallemizde alınan kararları takip etmiyoruz. Belediye meclisinde nelerin konuşulduğunu çoğu zaman bilmiyoruz. Seçim zamanı geldiğinde siyaseti hatırlıyor, seçim bitince yeniden hayatımıza dönüyoruz.
Sonra da yönetimden şikâyet ediyoruz.
Elbette edeceğiz.
Yanlış varsa eleştireceğiz. Siyasete soru soracağız. Bürokrasinin vatandaşı kapı kapı dolaştıran anlayışını sorgulayacağız. Muhalefetin görmediği ya da görüp de konuşmadığı meselelerin peşine düşeceğiz.
Ama aynayı kendimize hiç tutmadan yapılan eleştirinin de eksik bir tarafı var.
Çünkü bu ülkede yıllardır bir “baba” arama alışkanlığımız var.
Bizi biri kurtarsın istiyoruz.
Sağdan gelsin, soldan gelsin, yukarıdan gelsin… Yeter ki biri gelsin ve bütün dertlerimizi çözsün.
Sonra o kişiye bütün yetkiyi veriyoruz.
Aradan yıllar geçiyor.
Bu kez ondan kurtulmaya çalışıyoruz.
Ardından yeni bir kurtarıcı arıyoruz.
Döngü yeniden başlıyor.
Sorun sadece kötü yönetilmek değildir. Asıl sorun, yönetmeye ortak olma iradesini de zamanla kaybetmektir.
Burada bütün yükü halkın omzuna bırakmak da doğru değil.
Bu ülkede bürokrasinin vatandaşı yoran, işi çözmekten çok bazen süreci büyüten bir yapıya dönüştüğü alanlar var. Bir belge, bir imza, başka bir masa, başka bir kurum…
Vatandaş çoğu zaman devlet kapısına sadece işini halletmek için değil, sabrının ne kadar dayanacağını görmek için gidiyor.
Siyasetin sorumluluğu da az değil.
Eğer siyaset vatandaşı sadece seçim zamanı hatırlıyorsa, yurttaşlık bilincinin gelişmesini beklemek zor. İnsanlar karar süreçlerine dahil edilmiyor, yaşadıkları yer hakkında söz söylemeleri teşvik edilmiyor ve yönetimle vatandaş arasındaki ilişki sadece sandığa indirgeniyorsa, geriye gerçek katılım değil, uzaktan izleyen bir toplum kalıyor.
Muhalefete de burada iş düşüyor.
Sadece yanlışları sıralamak yetmez.
Sorun nerede?
Kim takip ediyor?
Kim soru soruyor?
Vatandaşın söylediğini kim gerçekten duyuyor ve onu ilgili yerlere taşıyor?
Bazen siyasetin en büyük problemi yanlış şeyler söylemesi değildir.
Bazen asıl problem, vatandaş konuşurken onu temsil etmesi gerekenlerin ortada görünmemesidir.
Ama yine dönüp kendimize geleceğiz.
Çünkü yurttaşlık sadece şikâyet etmek değildir.
Biraz da sorumluluk almaktır.
Apartman toplantısına gitmiyorsan, mahallendeki soruna sadece sosyal medyadan tepki gösteriyorsan, yaşadığın şehirde hangi kararların alındığını merak etmiyorsan ve bütün sorumluluğu sürekli “onlara” bırakıyorsan, bir noktadan sonra sen de bu düzenin seyircisi oluyorsun.
Seyirci olmak kolay.
Sorumluluk almak zor.
Belki de yıllardır yaşadığımız temel sorunlardan biri bu.
Hep ihale ediyoruz.
Sonra havale ediyoruz.
Önce sorumluluğu birilerine bırakıyor, sonra ortaya çıkan sonuç karşısında şaşırıyoruz.
Ekonomide de benzer bir sıkışmışlık var.
Üretim yerine sürekli borçlanmanın konuşulduğu, döviz hareketlerinin hayatımızın her alanını etkilediği, faizin ve finansal hesapların gündelik hayatın merkezine oturduğu bir düzende vatandaş her ay aynı soruyu soruyor:
Bu ay nasıl geçecek?
Kira var.
Market var.
Fatura var.
Çocuğun eğitimi var.
Biriken borç var.
Ekonomik tartışmalar bazen o kadar teknik bir dille yapılıyor ki, insan hayatı rakamların arasında kayboluyor.
Oysa mesele vatandaş için çok daha somut.
Ürettiğiyle mi ayakta duruyor, yoksa sürekli borçlanarak mı?
Bir ülke üretimden çok borcunu konuşmaya başladıysa, orada sadece ekonomik rakamları değil, kurulan sistemi de yeniden düşünmek gerekir.
Bir ekonomide herkes aynı anda kaybetmiyorsa, herkes aynı yerden kazanmıyor demektir. Asıl mesele, bu düzenin kimin sırtında taşındığıdır.
Bu yüzden mesele sadece iktidarı değiştirmek değil.
Sadece belediye başkanını değiştirmek değil.
Sadece bürokratı değiştirmek de değil.
Yönetim anlayışını değiştirmek gerekiyor.
Siyasetin vatandaşla kurduğu ilişkiyi değiştirmek gerekiyor.
Ekonomide üretimin, emeğin ve gerçek değerin nerede durduğunu yeniden düşünmek gerekiyor.
Ama bunların yanında toplumun da değişmesi gerekiyor.
Çünkü halk değişmeden, bütün değişimin yukarıdan gelmesini beklemek kolaycılık.
Peki, biri geldi ve her şeyi düzeltti diyelim.
Sonra ne olacak?
Biz yine kenardan mı izleyeceğiz?
Yine bütün sorumluluğu ona mı bırakacağız?
İşler ters gittiğinde yine başka bir “baba” mı arayacağız?
İşte mesele tam burada başlıyor.
Yönetim sadece Ankara’da başlamıyor.
Yönetim apartmanda başlıyor.
Mahallede devam ediyor.
Köyde, ilçede, kentte büyüyor.
İnsan yaşadığı yere ne kadar sahip çıkıyorsa, ülkesine dair söz hakkı da o kadar anlam kazanıyor.
Mahallesindeki soruna sahip çıkan genç, belediye kararlarını takip eden yurttaş, haksızlık karşısında soru soran esnaf, yaşadığı çevre için sorumluluk alan emekli…
Bir ülkeyi sadece büyük makamlar ayakta tutmaz.
O ülkeyi, yaşadığı yere “beni ilgilendirmez” demeyen insanlar ayakta tutar.
Belki bugün birçok alanda dibe vurduğumuzu düşünüyoruz.
Belki bazı şeyleri çok geç fark ettik.
Ama yeniden başlamak için önce yanlış yaptığımız yerleri görmek gerekiyor.
Bu yüzden bu yazı sadece siyasetçiye yazılmış bir eleştiri değil.
Bürokrasiye de.
Muhalefete de.
Ve bize de.
Kendimize.
Çünkü yıllardır birilerinin bizi kurtarmasını beklerken belki de en önemli şeyi unuttuk.
Bu ülkenin sadece şikâyetçisi değil, sorumluluk alan yurttaşı olmak zorundayız.
Belki de yıllardır yanlış soruyu soruyoruz.
“Bizi kim kurtaracak?” yerine önce şunu sormalıyız:
Biz, yaşadığımız ülkeye ne kadar sahip çıkmaya hazırız?

