Dr. Vehbi Kara
Köşe Yazarı
Dr. Vehbi Kara
 

Hutbenin Arapça Okunmasının Hikmetleri

Hutbenin Arapça Okunmasının Hikmetleri Cuma hutbesinin makamı, ihtar ve ikaz yeri olmasındandır. Yoksa nazari ve siyasi veya dinin detay konularının talim edildiği bir makam, mevkii değildir. Öncelikle bu hususun dikkatlice anlaşılması gereklidir. İhtar ve ikazda da tafsil ve izaha ihtiyaç hasıl olmaz, kısa ve öz bir şekilde okuması ve anlaşılması esastır. En etkili ve hülasa ifade ise; ayet ve hadislerin orijinal şekli ile yani Arapça zikredilmesidir. Bu sebeple Cuma hutbelerinde ayet ve hadislerin zikredilmesi kâfi görülmektedir. Bunun dışında yapılan izahlar, açıklamalar çok da makbul değildir. Hatta bidat olarak gören insanlar dahi mevcuttur. Bu konuda dikkatli olunması gereklidir. Zira bidatın olması, Cuma namazının sıhhatine zarar vermez, sadece sevabını azaltır. Cuma namazında hutbede lüzumsuz dünya işlerinin okunmasını bahane ederek Cuma namazı terk edilemez. Hadislerde bu konuya dikkat çekilerek Cuma namazının önemi zikredilmiştir. Örneğin “Birtakım insanlar ya Cuma namazını terk etmeyi bırakırlar yahut da Allah onların kalplerini mühürler, artık gafillerden olurlar” ve “Her kim önemsemediği için üç Cumayı terk ederse, Allah onun kalbini mühürler” hadisleri ikaz edici birunsurdur. Cuma hutbesinin Arapça okunmasının hikmetlerini anlamak için ilk aklımıza gelen hususlardan birkaç tanesini şu şekilde sıralayabiliriz. Elbette bunun daha birçok hikmeti vardır. Sadece bu maddeler kâfi bir izahı vermez: Cuma hutbesi İslam âleminin bir şiarı bir sembolüdür. Ümmetin ortak bir parolası hükmündedir. Tıpkı ezan ve kamet gibi, ümmetin ve dinin dili de Arapça olunca, Arapça okunması ümmet arasında birlik için elzemdir.Cuma hutbesi dinin zaruri ve muhkem olan meselelerinin ihtar ve ikaz edildiği bir makamdır. Yoksa nazari ve teferruatın talim ve ders verildiği bir makam değildir. Bu yüzden, Allah kelamı ile yapılan ihtar ve ikaz, Türkçe veya başka bir dilde yapılan vaazdan daha etkili ve müessirdir.Dinin teferruat ve nazariyatını insanlar on beş yirmi dakikalık Cuma hutbesinden öğrenemez. Onların talimi ve öğrenilmesi başka vasıtalara verilmiştir. Medrese ve okullar gibi.Allah’ın bir kelimesindeki haşmet ve müessiriyet, insanların bir kitabına bedeldir. Bu yüzden, zikir ve ihtar makamı olan hutbede; Allah ve Resulünün kelamını okumak daha manidardır.Müslümanların, hutbede okunan ayet ve hadislerin mealini öğrenmesi zor değildir. Kısacık dünya hayatı için yüzlerce, binlerce kelime ezberleyen, öğrenen adam, ebedi hayatının lazımı olan ayet ve hadislerin mealini öğrenmemesi mazeret değildir. Bizim tembelliğimiz ve keyfimiz için ibadetin şekli değiştirilemez, manası bozulamaz. Kaldı ki, hutbe de, namaz gibi bir ibadettir, yoksa vaaz ve talim makamı değildir.Arap dilinin farkı; çok zengin ve cami bir dil olmasıdır. Aynı zamanda beliğ ve fasih bir dildir. Dünya dilleri içinde hiçbir dil, zenginlik ve beyan keskinliğinde Arapçaya yetişemiyor. Bunu dil bilimcileri kati delilleri ile ispat ediyorlar. Mesela, Türkçede yüz bin kelime varsa, Arapçada milyonu geçiyor. Gramer açısından da Arapça çok zengin bir dildir. En önemli unsur da Kuran’ın orijinal dili olması, Allah’ın iradesi ile seçilmiş olmasıdır. Bu konuda Lemaat isimli eserinde konuya açıklık getiren Bediüzzaman şöyle ifade etmektedir: “Kur'ân âyine ister, vekil istemez. Ümmetteki cumhuru, hem avamın umumu, burhandan ziyade mehazdaki kudsiyet şevk-i itaat verir, sevk eder imtisale. Şeriat, yüzde doksanı müsellemât-ı şer’i, zaruriyât-ı dinî birer elmas sütundur. İçtihadî, hilâfî, fer'î olan mesâil, yüzde ancak on olur. Doksan elmas sütunu, on altının sahibi. Kesesine koyamaz, ona tâbi kılamaz. Elmasların madeni, Kur'ân ve hem hadistir. Onun malı; oradan her zaman istemeli. Kitaplar, içtihadlar Kur'ân'ın âyinesi, yahut dürbün olmalı. Gölge, vekil istemez o Şems-i Mu'cizbeyan” Mehazın kutsiyeti çok önemlidir. Bu nedenle Allah’ın emirlerine itaat mümkün olur. Aksi takdirde günümüzde olduğu gibi Cuma hutbelerinin Türkçe okunması insanları etkilemek bir yana hutbe esnasında uyuklamasına yol açmaktadır. Özellikle namaz konusunda ülkemizde yaşanan olumsuz durumun bu açıdan ele alınması gereklidir. Bu konudaki bir başka eserinde çok veciz bir şekilde şu ifadelere rastlamak mümkündür: "Sual: Avâm-ı nâs Arabîden haberdar değildir; fehmedemez. Cevap: Avâm-ı nâs, zaruriyat ve müsellemat-ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsilen değilse de icmâlen avâm-ı nâsa malûm ve mâruftur. Maahaza, lisan-ı Arabta bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisanlarda yoktur." Her hükmün vücuda gelmesi bir illete binaen olduğu gibi bir maslahata da tabidir. Fakat maslahat yani faydalı olması illet olmasını gerektirmez. Belki sadece tercih edilmesi için bir sebeptir. Günümüzde insanlar dünya üzerinde yoğunlaşmış ahreti unutmuşlardır. Hâlbuki dünyadaki maslahatlar güzel işler ahirete vesile olması yüzünden önemlidir. Yoksa sadece dünyaya nazar etmek; sonsuz hayatı düşünmemek gafletten başka bir şey değildir. Arapça ibareler insanı daha fazla etkilemekte ve ibadetlerin yapılmasında daha çok etkili olmaktadır. Bu konuda Lemaat isimli eserinde Bediüzzaman şöyle demektedir: "Tâlim-i nazariyattan ziyade, tezkir-i müsellemâta ihtiyaç var. Zaruriyât-ı dinî, müsellemât-ı şer’i, kulûblerde hâsıldır, ihtar ile huzuru, tezkir ile şuuru. Matlup da hâsıl olur. İbare-i Arabî daha ulvî ediyor tezkiri, hem ihtarı. Onun için Cumada hutbe-i Arabiye, zaruriyâtı ihtar, müsellemâtı tezkir, maalkifâye olur onun tarz-ı tezkiri. Nazariyâtı tâlim onda maksud değildir. Hem İslâm’ın vicdanî simasında şu Arabî ibare bir nakş-ı vahdettir; kabul etmez teksiri. Bu konuda İslam âlimlerinin ve özellikle de Bediüzzaman ifadeleri çok önemlidir. İşte hutbenin Arapça olmasının hikmetlerinden sadece birkaç tanesini yukarıda ifade ettik. Hâlbuki daha birçok madde dahi sayılabilir. Salat, savm, tevhid, nübüvvet gibi temel İslami kavramları bilmeyen insanların Müslüman olduklarından söz etmesi, kendisini kandırmaktan başka bir şey değildir. Gayrimüslimler gibi yaşayıp ölen birisinin imanla dirilmesi mümkün değildir. Unutmamak gerekir ki hadiste “Nasıl yaşarsanız öyle ölür ve nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” (Aliyyülkârî, Mirkâtü'l-mefâtîh 1/332, 7/375, 8/431) denilmektedir. Ruz-i mahşerde Allah’ın huzuruna vardığımızda nasıl yaşamış isek aynı şekilde diriltileceğimizi unutmamak lazımdır. Bu konuda yani bazı dini terimlerin Arapça orijinalinden öğrenilmesinin zorluğuna dair sorulan “Biz Türk milletindeniz, Arapça bilmiyoruz; bu yüzden Kuran’ın lafızlarını Türkçeye tercüme edelim, yani ibadet dilimiz Türkçe olsun ki ibadetlerimizi rahatla yapalım…” suallere şu şekilde cevap vermek mümkündür: Kuran lafızlarının ve Peygamber Aleyhissalatü Vesselamın tesbihatı ve lâfızları cansız bir elbise değil, adeta cesedin cildi gibi hayattardır. Çünkü bu lafızlar zamanla cilt olmuştur. Libas değiştirilir; fakat cilt değişse vücuda zarardır. Belki namazda ve ezandaki gibi lafızlar mübarektir. Alem ve sembol ise değiştirilmez! Hem Sübhânallah diyen, hangi milletten olursa olsun, Cenâb-ı Hakkı takdis ettiğini anlar. İşte bu kadar söz kafidir. İşte cilt hükmündeki lâfızlar kâfi gelir. Bilhassa o Arapça lâfızlar ile, kelâmullah ve tekellüm-i İlâhî olduğunu hatırlamakla daimî bir feyze medardır. İşte, şu hâlet gösteriyor ki, ezan gibi ve namazın tesbihâtı gibi ve her vakit tekrar edilen Fatiha ve Sûre-i İhlâs gibi hakaikleri başka lisanla ifade etmek çok zararlıdır! Çünkü membaı daimî olan elfâz-ı İlâhiye ve Nebeviye kaybolduktan sonra, o daimî letâifin daimî hisseleri de kaybolur. Hem her harfin en az on sevabı zayi olması ve huzur-u daimî bütün namazda herkes için devam etmediğinden, gaflet içinde, tercüme vasıtasıyla insanların tabirleri ayetlerin ruhuna zarar vermesine sebep olur. Evet, nasıl İmam-i Âzam demiş: Lâilâheillallah, tevhide alem ve isimdir! Biz de deriz: Kelimât-ı tesbihiye ve zikriyenin, hususan ezanda ve namazda olanların ekseriyet-i mutlakası, alem ve isim hükmüne geçmişler! Bütün ömrünü İslâmiyet’le geçiren ve kafasını binler mâlâyâniyatla dolduran adamlar, bir iki haftada, hayat-ı ebediyesinin anahtarı olan, şu kelimât-ı mübarekenin meâl-i icmâlîsini öğrenmemesine nasıl mazur olabilirler?.nasıl Müslüman olurlar?..nasıl ‘akıllı adam’ denilirler? Ve öyle heriflerin tembelliklerinin hatırı için o nur menbalarının mahfazalarını bozmak kâr-ı akıl değildir, vesselam… Dr. Vehbi KARA  Windows 10 için Posta ile gönderildi Samsung Galaxy akıllı telefonumdan gönderildi.
Ekleme Tarihi: 13 Haziran 2020 - Cumartesi

Hutbenin Arapça Okunmasının Hikmetleri

Hutbenin Arapça Okunmasının Hikmetleri

Cuma hutbesinin makamı, ihtar ve ikaz yeri olmasındandır. Yoksa nazari ve siyasi veya dinin detay konularının talim edildiği bir makam, mevkii değildir. Öncelikle bu hususun dikkatlice anlaşılması gereklidir.

İhtar ve ikazda da tafsil ve izaha ihtiyaç hasıl olmaz, kısa ve öz bir şekilde okuması ve anlaşılması esastır. En etkili ve hülasa ifade ise; ayet ve hadislerin orijinal şekli ile yani Arapça zikredilmesidir.

Bu sebeple Cuma hutbelerinde ayet ve hadislerin zikredilmesi kâfi görülmektedir. Bunun dışında yapılan izahlar, açıklamalar çok da makbul değildir. Hatta bidat olarak gören insanlar dahi mevcuttur.

Bu konuda dikkatli olunması gereklidir. Zira bidatın olması, Cuma namazının sıhhatine zarar vermez, sadece sevabını azaltır. Cuma namazında hutbede lüzumsuz dünya işlerinin okunmasını bahane ederek Cuma namazı terk edilemez. Hadislerde bu konuya dikkat çekilerek Cuma namazının önemi zikredilmiştir.

Örneğin “Birtakım insanlar ya Cuma namazını terk etmeyi bırakırlar yahut da Allah onların kalplerini mühürler, artık gafillerden olurlar” ve “Her kim önemsemediği için üç Cumayı terk ederse, Allah onun kalbini mühürler” hadisleri ikaz edici birunsurdur.

Cuma hutbesinin Arapça okunmasının hikmetlerini anlamak için ilk aklımıza gelen hususlardan birkaç tanesini şu şekilde sıralayabiliriz. Elbette bunun daha birçok hikmeti vardır. Sadece bu maddeler kâfi bir izahı vermez:

Cuma hutbesi İslam âleminin bir şiarı bir sembolüdür. Ümmetin ortak bir parolası hükmündedir. Tıpkı ezan ve kamet gibi, ümmetin ve dinin dili de Arapça olunca, Arapça okunması ümmet arasında birlik için elzemdir.Cuma hutbesi dinin zaruri ve muhkem olan meselelerinin ihtar ve ikaz edildiği bir makamdır. Yoksa nazari ve teferruatın talim ve ders verildiği bir makam değildir. Bu yüzden, Allah kelamı ile yapılan ihtar ve ikaz, Türkçe veya başka bir dilde yapılan vaazdan daha etkili ve müessirdir.Dinin teferruat ve nazariyatını insanlar on beş yirmi dakikalık Cuma hutbesinden öğrenemez. Onların talimi ve öğrenilmesi başka vasıtalara verilmiştir. Medrese ve okullar gibi.Allah’ın bir kelimesindeki haşmet ve müessiriyet, insanların bir kitabına bedeldir. Bu yüzden, zikir ve ihtar makamı olan hutbede; Allah ve Resulünün kelamını okumak daha manidardır.Müslümanların, hutbede okunan ayet ve hadislerin mealini öğrenmesi zor değildir. Kısacık dünya hayatı için yüzlerce, binlerce kelime ezberleyen, öğrenen adam, ebedi hayatının lazımı olan ayet ve hadislerin mealini öğrenmemesi mazeret değildir. Bizim tembelliğimiz ve keyfimiz için ibadetin şekli değiştirilemez, manası bozulamaz. Kaldı ki, hutbe de, namaz gibi bir ibadettir, yoksa vaaz ve talim makamı değildir.Arap dilinin farkı; çok zengin ve cami bir dil olmasıdır. Aynı zamanda beliğ ve fasih bir dildir. Dünya dilleri içinde hiçbir dil, zenginlik ve beyan keskinliğinde Arapçaya yetişemiyor. Bunu dil bilimcileri kati delilleri ile ispat ediyorlar. Mesela, Türkçede yüz bin kelime varsa, Arapçada milyonu geçiyor. Gramer açısından da Arapça çok zengin bir dildir. En önemli unsur da Kuran’ın orijinal dili olması, Allah’ın iradesi ile seçilmiş olmasıdır.

Bu konuda Lemaat isimli eserinde konuya açıklık getiren Bediüzzaman şöyle ifade etmektedir:

“Kur'ân âyine ister, vekil istemez. Ümmetteki cumhuru, hem avamın umumu, burhandan ziyade mehazdaki kudsiyet şevk-i itaat verir, sevk eder imtisale. Şeriat, yüzde doksanı müsellemât-ı şer’i, zaruriyât-ı dinî birer elmas sütundur. İçtihadî, hilâfî, fer'î olan mesâil, yüzde ancak on olur. Doksan elmas sütunu, on altının sahibi. Kesesine koyamaz, ona tâbi kılamaz. Elmasların madeni, Kur'ân ve hem hadistir. Onun malı; oradan her zaman istemeli.
Kitaplar, içtihadlar Kur'ân'ın âyinesi, yahut dürbün olmalı. Gölge, vekil istemez o Şems-i Mu'cizbeyan”

Mehazın kutsiyeti çok önemlidir. Bu nedenle Allah’ın emirlerine itaat mümkün olur. Aksi takdirde günümüzde olduğu gibi Cuma hutbelerinin Türkçe okunması insanları etkilemek bir yana hutbe esnasında uyuklamasına yol açmaktadır. Özellikle namaz konusunda ülkemizde yaşanan olumsuz durumun bu açıdan ele alınması gereklidir.

Bu konudaki bir başka eserinde çok veciz bir şekilde şu ifadelere rastlamak mümkündür:

"Sual: Avâm-ı nâs Arabîden haberdar değildir; fehmedemez. Cevap: Avâm-ı nâs, zaruriyat ve müsellemat-ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsilen değilse de icmâlen avâm-ı nâsa malûm ve mâruftur. Maahaza, lisan-ı Arabta bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisanlarda yoktur."

Her hükmün vücuda gelmesi bir illete binaen olduğu gibi bir maslahata da tabidir. Fakat maslahat yani faydalı olması illet olmasını gerektirmez. Belki sadece tercih edilmesi için bir sebeptir.

Günümüzde insanlar dünya üzerinde yoğunlaşmış ahreti unutmuşlardır. Hâlbuki dünyadaki maslahatlar güzel işler ahirete vesile olması yüzünden önemlidir. Yoksa sadece dünyaya nazar etmek; sonsuz hayatı düşünmemek gafletten başka bir şey değildir.

Arapça ibareler insanı daha fazla etkilemekte ve ibadetlerin yapılmasında daha çok etkili olmaktadır. Bu konuda Lemaat isimli eserinde Bediüzzaman şöyle demektedir:

"Tâlim-i nazariyattan ziyade, tezkir-i müsellemâta ihtiyaç var. Zaruriyât-ı dinî, müsellemât-ı şer’i, kulûblerde hâsıldır, ihtar ile huzuru, tezkir ile şuuru. Matlup da hâsıl olur. İbare-i Arabî daha ulvî ediyor tezkiri, hem ihtarı. Onun için Cumada hutbe-i Arabiye, zaruriyâtı ihtar, müsellemâtı tezkir, maalkifâye olur onun tarz-ı tezkiri. Nazariyâtı tâlim onda maksud değildir. Hem İslâm’ın vicdanî simasında şu Arabî ibare bir nakş-ı vahdettir; kabul etmez teksiri.

Bu konuda İslam âlimlerinin ve özellikle de Bediüzzaman ifadeleri çok önemlidir. İşte hutbenin Arapça olmasının hikmetlerinden sadece birkaç tanesini yukarıda ifade ettik. Hâlbuki daha birçok madde dahi sayılabilir.

Salat, savm, tevhid, nübüvvet gibi temel İslami kavramları bilmeyen insanların Müslüman olduklarından söz etmesi, kendisini kandırmaktan başka bir şey değildir.

Gayrimüslimler gibi yaşayıp ölen birisinin imanla dirilmesi mümkün değildir. Unutmamak gerekir ki hadiste “Nasıl yaşarsanız öyle ölür ve nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” (Aliyyülkârî, Mirkâtü'l-mefâtîh 1/332, 7/375, 8/431) denilmektedir. Ruz-i mahşerde Allah’ın huzuruna vardığımızda nasıl yaşamış isek aynı şekilde diriltileceğimizi unutmamak lazımdır.

Bu konuda yani bazı dini terimlerin Arapça orijinalinden öğrenilmesinin zorluğuna dair sorulan “Biz Türk milletindeniz, Arapça bilmiyoruz; bu yüzden Kuran’ın lafızlarını Türkçeye tercüme edelim, yani ibadet dilimiz Türkçe olsun ki ibadetlerimizi rahatla yapalım…” suallere şu şekilde cevap vermek mümkündür:

Kuran lafızlarının ve Peygamber Aleyhissalatü Vesselamın tesbihatı ve lâfızları cansız bir elbise değil, adeta cesedin cildi gibi hayattardır. Çünkü bu lafızlar zamanla cilt olmuştur. Libas değiştirilir; fakat cilt değişse vücuda zarardır. Belki namazda ve ezandaki gibi lafızlar mübarektir. Alem ve sembol ise değiştirilmez!

Hem Sübhânallah diyen, hangi milletten olursa olsun, Cenâb-ı Hakkı takdis ettiğini anlar. İşte bu kadar söz kafidir.

İşte cilt hükmündeki lâfızlar kâfi gelir. Bilhassa o Arapça lâfızlar ile, kelâmullah ve tekellüm-i İlâhî olduğunu hatırlamakla daimî bir feyze medardır. İşte, şu hâlet gösteriyor ki, ezan gibi ve namazın tesbihâtı gibi ve her vakit tekrar edilen Fatiha ve Sûre-i İhlâs gibi hakaikleri başka lisanla ifade etmek çok zararlıdır! Çünkü membaı daimî olan elfâz-ı İlâhiye ve Nebeviye kaybolduktan sonra, o daimî letâifin daimî hisseleri de kaybolur.

Hem her harfin en az on sevabı zayi olması ve huzur-u daimî bütün namazda herkes için devam etmediğinden, gaflet içinde, tercüme vasıtasıyla insanların tabirleri ayetlerin ruhuna zarar vermesine sebep olur. Evet, nasıl İmam-i Âzam demiş: Lâilâheillallah, tevhide alem ve isimdir! Biz de deriz: Kelimât-ı tesbihiye ve zikriyenin, hususan ezanda ve namazda olanların ekseriyet-i mutlakası, alem ve isim hükmüne geçmişler!

Bütün ömrünü İslâmiyet’le geçiren ve kafasını binler mâlâyâniyatla dolduran adamlar,
bir iki haftada, hayat-ı ebediyesinin anahtarı olan, şu kelimât-ı mübarekenin meâl-i icmâlîsini öğrenmemesine nasıl mazur olabilirler?.nasıl Müslüman olurlar?..nasıl ‘akıllı adam’ denilirler? Ve öyle heriflerin tembelliklerinin hatırı için o nur menbalarının mahfazalarını bozmak kâr-ı akıl değildir, vesselam…

Dr. Vehbi KARA 

Windows 10 için Posta ile gönderildi


Samsung Galaxy akıllı telefonumdan gönderildi.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve habergundemim.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.