Abdülkadir MENEK
Köşe Yazarı
Abdülkadir MENEK
 

MUHABBET VE İSLAM ALEMİ

İslam toplumunda ve müminler arasında sosyal huzurun ve toplumsal dayanışmanın yolu muhabbetten geçer. “Müminler ancak kardeştir” ilahi hükmünün ifade ettiği mananın esası, sevgi ve buna bağlı olarak ortaya çıkacak sosyal huzur olduğu konusunda bir şüphe olmayacağı düşüncesindeyim. İslam toplumunun olmazsa olmazlarının başında “muhabbet” gelmektedir. Müminler, imanlarının gereği olarak birbirlerini sevmek zorundadırlar. Bu sevgi, toplumsal hayatın her aşaması için geçerlidir. “Mümin, mümin kardeşini sever ve sevmeli. Fenalığı için ise yalnızca acır.” Yanlış yapan, hatta kendisine bile zarar veren mümin için ıslah temennisinde bulunur. İslam toplumlarında huzur, barış, kardeşlik ve karşılıklı güven duyguları ancak muhabbetin kâmil manada müminlerin kalplerine yerleşmesi ile mümkün olacaktır. Böyle bir toplumda fertler “birbirlerini Allah için sevmek” şiarı çerçevesinde hareket edeceği için, bu muhabbet duygularını hiçbir menfaat kaygısı zedelemeyecektir. “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur” diyen Bediüzzaman, Müslümanların bütün enerjilerini kardeşlik ve muhabbete harcamaları gerektiğini gayet veciz bir surette ifade etmektedir. Osmanlı Devleti, egemen olduğu bütün toplumlara “muhabbet” ile yaklaşmış ve İslamiyet’ten kaynaklanan bu hassasiyetin sonucu olarak bütün vatandaşlarına eşit ve adil davranmak için büyük bir çaba göstermiştir. Bu cihan devletinin altı yüz sene süren bir büyük devlet kurmasının sırrı, işte bu eşitlik ve adalet ile taçlanan uygulamalarında yatmaktadır. Çeşitli faktörlerin devreye girmesi sonucu bu uygulamaların yer yer kesintiye uğraması ve zedelenmesi ile birlikte ortaya çıkan ırkçı tahrikler, isyanları da beraber getirmiş ve bu büyük cihan devletinin mukadder sonunu hazırlamıştır. Özellikle İslam dünyasında bu gerileme ile birlikte fitne ve husumet tohumları ekilmiş, özellikle İngilizler, ayrılık ve ırkçılık düşüncesinin Müslümanlar arasında uyanması için çok özel bir gayret göstermişlerdir. İslam dünyasının parçalanması, onlarca yapay, zayıf ve irade zaafı içinde olan devletin ortaya çıkması ile neticelenmiştir. İslam düşmanları Müslümanlar arasında husumet, nifak ve haset duygularını yerleştirmek için çok büyük gayretler göstermişlerdir. Son yüzyılda İslam Âleminde yaşanmış ve halen de birçok yerde yaşanan savaş, düşmanlık ve birbirine mesafeli durma politikalarının temelinde İslam düşmanı gayretlerin yattığı konusunda şüphe bulunmamalıdır. Birbirinden uzaklaşan ve yabancılaşan İslam toplumları, bu yönlendirme ve tahriklerin neticesinde Batı ülkelerine yanaşmış ve birçoğu adeta onların kontrolü altına girmiştir. Müslümanlar arasında muhabbetin ortadan kaldırılması ve düşmanlık duygularının yerleştirilmesi için, kullanılan silahların en dehşetlisi “ırkçılık” illetidir. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında taraftar bulmaya başlayan menfi milliyet fikri, koca devletin adım adım parçalanmaya gitme sürecini hızlandırmıştır. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında yönetimi ele geçiren İttihat ve Terakki zihniyeti, bu menfi düşüncelere çanak tutan uygulamaları ile çok kısa bir süre içerisinde büyük bir felakete zemin hazırlamıştır. Bu menhus zihniyetin teşvikçileri, İslam Âleminde bu büyük devletin itibarını düşürmek için çok yoğun propagandalara girişmişler ve “Lawrance” eksenli nifak hareketleri için maddi-manevi her türlü gayreti göstermekten çekinmemişlerdir. Ne yazık ki, bu menfi düşünceler etkili bazı şahıslar merkez alınarak yoğunluk kazanmış, bu şahıslar aracılığıyla Müslümanlar adeta birbirine yabancı ve düşman haline getirilmiştir. İttihat ve Terakki zihniyetinin fikri uzantısının Osmanlı Devleti’nden sonra kurulan Cumhuriyet yönetiminde egemen olması sonucu, İslam Âleminden uzaklaşmaya dayalı ve ırkçılık üzerine bina edilen politikalar devlet yönetimine hâkim olmuştur. Bu zihniyet değişimi içte çok kanlı ve trajik uygulamaları beraberinde getirmiş, tek ırk esasına dayanan bir “ulus devlet” projesinin uygulanması ve yerleştirilmesi için anti demokratik her yola tevessül edilmesini netice vermiştir. Şeyh Said, Dersim ve Menemen hadiseleri ile birlikte yaşanan onlarca dramatik olayda bu projenin önünde engel olabilecek bütün güçler bertaraf edilmeye çalışılmış, çok büyük kıyım ve sürgün olayları yaşanmıştır. Çıkarılan tehcir ve iskân kanunları, tesis edilen İstiklal Mahkemeleri, Milli Eğitim’de egemen kılınan zihniyet ve müfredat ile bu amaca hizmet edilmiş, ülke adeta “tek sesin” egemen olduğu ve sesini yükselterek istediği her düşünceyi uygulama alanına koyduğu bir arenaya dönüştürülmüştür. Bu meyanda İslam âlemi ile iplerin koparılması için sistematik çalışmalar yapılmış, Araplarla yakın olmanın, ülkenin gelişimi önünde en büyük engel olduğu düşüncesi yayılmaya çalışılmıştır. Bazı yazar ve şairlere bu çerçevede eserler yazdırılmış, bunlar Milli Eğitimin müfredatın içine yerleştirilerek bütün millete empoze etmenin yolları aranmıştır. “Ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü” sözü çok sık bir şekilde kullanılmış, “Ne örümcek, ne yosun; ne mucize ne füsun; Kâbe Arabın olsun; Çankaya bize yeter” denilerek ırkçılık düşüncesi sinsice İslam düşmanlığı ile birlikte aşılanmaya çalışılmıştır. İslam dünyasının yüzyıllarca bir ve beraber yaşamasının bir garantisi hükmünde olan ve bu vazifeyi büyük bir şeref ile taşıyan Osmanlı Devleti’nin bakiyesi üzerinde kurulan Cumhuriyet hükümetinin bu kardeş ülkelerle yüzyıllarca açık olan kapıları bütünüyle kapatması ve yönünü tam anlamıyla batıya çevirmesi sonucu, çok farklı mülahazalar ve düşünceler ortaya çıkmıştır. Herkes kendi başının çaresine bakmaya başlamış, ancak bu konudaki tecrübe eksikliği ve güvensizlik duyguları, İslam ülkelerini Batı dünyasının eline bakar hale getirmiştir. Çok şükür son yıllarda, İslam ülkeleri arasında çok önemli yakınlaşma ve işbirliği adımları atılmış, geçmişte dayatılan birçok önemli problem, belirli oranlarda çözüm yoluna girmeye başlamıştır. Fakat zaman zaman, bu yakınlığı bozmak ve araya fitne tohumları ekmek için sahneye bazı senaryoların konduğunu ve kısmen başarılı olduklarını da görüyoruz. Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın katledilmesi, bu meyanda önemli bir provokasyon olarak ifade edilebilir. Demek ki, karşılıklı güven duygusu ve iman kardeşliğinin tam olarak tesis edilmesi için atılması gereken çok önemli bazı adımlar var ve bunların en kısa sürede gerçekleşmesini temenni ediyoruz. “Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâmdır… Bu ittihadın meşrebi muhabbettir. Husumeti ise, cehalet ve zaruret ve nifakadır” diyen Üstad Bediüzzaman Hazretleri, meselenin esas olarak hal edileceği noktayı çok güzel bir şekilde ifade etmektedir. Temenni ve duamız, bu büyük ve cihanşümul ittihada bir an önce hep beraber ulaşmamızdır. Bu ittihadı tam olarak tesis ettikten sonra, ondan sonraki adımlar çok daha kolay olacaktır.
Ekleme Tarihi: 09 Haziran 2022 - Perşembe

MUHABBET VE İSLAM ALEMİ

İslam toplumunda ve müminler arasında sosyal huzurun ve toplumsal dayanışmanın yolu muhabbetten geçer. “Müminler ancak kardeştir” ilahi hükmünün ifade ettiği mananın esası, sevgi ve buna bağlı olarak ortaya çıkacak sosyal huzur olduğu konusunda bir şüphe olmayacağı düşüncesindeyim.

İslam toplumunun olmazsa olmazlarının başında “muhabbet” gelmektedir. Müminler, imanlarının gereği olarak birbirlerini sevmek zorundadırlar. Bu sevgi, toplumsal hayatın her aşaması için geçerlidir. “Mümin, mümin kardeşini sever ve sevmeli. Fenalığı için ise yalnızca acır.” Yanlış yapan, hatta kendisine bile zarar veren mümin için ıslah temennisinde bulunur.

İslam toplumlarında huzur, barış, kardeşlik ve karşılıklı güven duyguları ancak muhabbetin kâmil manada müminlerin kalplerine yerleşmesi ile mümkün olacaktır. Böyle bir toplumda fertler “birbirlerini Allah için sevmek” şiarı çerçevesinde hareket edeceği için, bu muhabbet duygularını hiçbir menfaat kaygısı zedelemeyecektir.

“Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur” diyen Bediüzzaman, Müslümanların bütün enerjilerini kardeşlik ve muhabbete harcamaları gerektiğini gayet veciz bir surette ifade etmektedir.

Osmanlı Devleti, egemen olduğu bütün toplumlara “muhabbet” ile yaklaşmış ve İslamiyet’ten kaynaklanan bu hassasiyetin sonucu olarak bütün vatandaşlarına eşit ve adil davranmak için büyük bir çaba göstermiştir. Bu cihan devletinin altı yüz sene süren bir büyük devlet kurmasının sırrı, işte bu eşitlik ve adalet ile taçlanan uygulamalarında yatmaktadır.

Çeşitli faktörlerin devreye girmesi sonucu bu uygulamaların yer yer kesintiye uğraması ve zedelenmesi ile birlikte ortaya çıkan ırkçı tahrikler, isyanları da beraber getirmiş ve bu büyük cihan devletinin mukadder sonunu hazırlamıştır.

Özellikle İslam dünyasında bu gerileme ile birlikte fitne ve husumet tohumları ekilmiş, özellikle İngilizler, ayrılık ve ırkçılık düşüncesinin Müslümanlar arasında uyanması için çok özel bir gayret göstermişlerdir. İslam dünyasının parçalanması, onlarca yapay, zayıf ve irade zaafı içinde olan devletin ortaya çıkması ile neticelenmiştir.

İslam düşmanları Müslümanlar arasında husumet, nifak ve haset duygularını yerleştirmek için çok büyük gayretler göstermişlerdir. Son yüzyılda İslam Âleminde yaşanmış ve halen de birçok yerde yaşanan savaş, düşmanlık ve birbirine mesafeli durma politikalarının temelinde İslam düşmanı gayretlerin yattığı konusunda şüphe bulunmamalıdır. Birbirinden uzaklaşan ve yabancılaşan İslam toplumları, bu yönlendirme ve tahriklerin neticesinde Batı ülkelerine yanaşmış ve birçoğu adeta onların kontrolü altına girmiştir.

Müslümanlar arasında muhabbetin ortadan kaldırılması ve düşmanlık duygularının yerleştirilmesi için, kullanılan silahların en dehşetlisi “ırkçılık” illetidir. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında taraftar bulmaya başlayan menfi milliyet fikri, koca devletin adım adım parçalanmaya gitme sürecini hızlandırmıştır. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında yönetimi ele geçiren İttihat ve Terakki zihniyeti, bu menfi düşüncelere çanak tutan uygulamaları ile çok kısa bir süre içerisinde büyük bir felakete zemin hazırlamıştır.

Bu menhus zihniyetin teşvikçileri, İslam Âleminde bu büyük devletin itibarını düşürmek için çok yoğun propagandalara girişmişler ve “Lawrance” eksenli nifak hareketleri için maddi-manevi her türlü gayreti göstermekten çekinmemişlerdir. Ne yazık ki, bu menfi düşünceler etkili bazı şahıslar merkez alınarak yoğunluk kazanmış, bu şahıslar aracılığıyla Müslümanlar adeta birbirine yabancı ve düşman haline getirilmiştir.

İttihat ve Terakki zihniyetinin fikri uzantısının Osmanlı Devleti’nden sonra kurulan Cumhuriyet yönetiminde egemen olması sonucu, İslam Âleminden uzaklaşmaya dayalı ve ırkçılık üzerine bina edilen politikalar devlet yönetimine hâkim olmuştur. Bu zihniyet değişimi içte çok kanlı ve trajik uygulamaları beraberinde getirmiş, tek ırk esasına dayanan bir “ulus devlet” projesinin uygulanması ve yerleştirilmesi için anti demokratik her yola tevessül edilmesini netice vermiştir.

Şeyh Said, Dersim ve Menemen hadiseleri ile birlikte yaşanan onlarca dramatik olayda bu projenin önünde engel olabilecek bütün güçler bertaraf edilmeye çalışılmış, çok büyük kıyım ve sürgün olayları yaşanmıştır. Çıkarılan tehcir ve iskân kanunları, tesis edilen İstiklal Mahkemeleri, Milli Eğitim’de egemen kılınan zihniyet ve müfredat ile bu amaca hizmet edilmiş, ülke adeta “tek sesin” egemen olduğu ve sesini yükselterek istediği her düşünceyi uygulama alanına koyduğu bir arenaya dönüştürülmüştür.

Bu meyanda İslam âlemi ile iplerin koparılması için sistematik çalışmalar yapılmış, Araplarla yakın olmanın, ülkenin gelişimi önünde en büyük engel olduğu düşüncesi yayılmaya çalışılmıştır. Bazı yazar ve şairlere bu çerçevede eserler yazdırılmış, bunlar Milli Eğitimin müfredatın içine yerleştirilerek bütün millete empoze etmenin yolları aranmıştır. “Ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü” sözü çok sık bir şekilde kullanılmış, “Ne örümcek, ne yosun; ne mucize ne füsun; Kâbe Arabın olsun; Çankaya bize yeter” denilerek ırkçılık düşüncesi sinsice İslam düşmanlığı ile birlikte aşılanmaya çalışılmıştır.

İslam dünyasının yüzyıllarca bir ve beraber yaşamasının bir garantisi hükmünde olan ve bu vazifeyi büyük bir şeref ile taşıyan Osmanlı Devleti’nin bakiyesi üzerinde kurulan Cumhuriyet hükümetinin bu kardeş ülkelerle yüzyıllarca açık olan kapıları bütünüyle kapatması ve yönünü tam anlamıyla batıya çevirmesi sonucu, çok farklı mülahazalar ve düşünceler ortaya çıkmıştır. Herkes kendi başının çaresine bakmaya başlamış, ancak bu konudaki tecrübe eksikliği ve güvensizlik duyguları, İslam ülkelerini Batı dünyasının eline bakar hale getirmiştir.

Çok şükür son yıllarda, İslam ülkeleri arasında çok önemli yakınlaşma ve işbirliği adımları atılmış, geçmişte dayatılan birçok önemli problem, belirli oranlarda çözüm yoluna girmeye başlamıştır.

Fakat zaman zaman, bu yakınlığı bozmak ve araya fitne tohumları ekmek için sahneye bazı senaryoların konduğunu ve kısmen başarılı olduklarını da görüyoruz. Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın katledilmesi, bu meyanda önemli bir provokasyon olarak ifade edilebilir. Demek ki, karşılıklı güven duygusu ve iman kardeşliğinin tam olarak tesis edilmesi için atılması gereken çok önemli bazı adımlar var ve bunların en kısa sürede gerçekleşmesini temenni ediyoruz.

“Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâmdır… Bu ittihadın meşrebi muhabbettir. Husumeti ise, cehalet ve zaruret ve nifakadır” diyen Üstad Bediüzzaman Hazretleri, meselenin esas olarak hal edileceği noktayı çok güzel bir şekilde ifade etmektedir.

Temenni ve duamız, bu büyük ve cihanşümul ittihada bir an önce hep beraber ulaşmamızdır. Bu ittihadı tam olarak tesis ettikten sonra, ondan sonraki adımlar çok daha kolay olacaktır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve habergundemim.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.