Türkiye Sahadaki Kadar Masada da Güçlü Mü?


Fatih ŞAHİN

Fatih ŞAHİN

Okunma 30 Ekim 2019, 22:48

Son yazımda 13 Kasımda yapılması planlanan masabaşı diplomasisini devreye sokma işleminin Barış Pınarı Harekatı’nın hızlı şekilde ilerlemesiyle öne alındığını yazmıştım. Ancak beklediğimin tersine Mike Pence Başkanı temsilen geldiği ülkemizde iyi bir müzakere ile hem Türkiye’nin istediklerini vererek hem de ABD’nin istediğini alarak ayrılmayı başardı. Peki operasyon öncesi tamamen zıt denebilecek perspektiflere sahip bu iki ülke nasıl oldu da varılan anlaşmadan memnun ayrıldı? Operasyon ile değişen konjonktürün büyük etkisi ile gelişen olaylar bakalım iki ülke özelinde nasıl algılandı.

Türkiye Fırat Kalkanı Harekatı başından beri sınırında kurulacak olası bir terör koridoruna izin vermeyeceğini ve Suriye’nin yeniden yapılandırılması sürecinde bir oldu bittiye müsaade etmeyeceğini açıkça belirtmişti. Sınırımızın ötesine düzenlediğimiz Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarıyla DEAŞ ile savaşarak Fırat’ın batısını temizledik. Ancak Fırat’ın doğusu ülkemiz için hala bir beka meselesi olarak duruyordu. Barış Pınar Harekatı da tam olarak burada devreye girdi. PKK’nın Suriye kolu olarak adlandırılan YPG sınırımızın diğer tarafından yaptığı taciz atışları ile vatandaşlarımızın ölümüne sebebiyet veriyordu. ABD ile yapılacak ortak devriye faaliyetinin ise bir oyalama taktiği olduğu başından beri belli iken tüm samimiyeti ile tüm diplomatik yolları sabırla tüketti. Ancak istediği sonucu alamayan Türkiye operasyon için gün sayıyordu. “Bir gece ansızın…” sözleri tekrar gündem olmuşken esasen kimse operasyonun çarşamba günü akşamı başlayacağını tahmin etmiyordu. Daha önceki harekatlardan deneyimlendiği üzere cumartesi veya pazar sabahı bekleniyordu. Bu tarz operasyonların hafta sonu olmasının bir numaralı sebebi ekonominin gidişatını olumsuz etkilememektir. Ancak sonradan ortaya çıkan ve Trump mektubu olarak literatürde yerini alan mektubun etkili olduğunu anladık. Türkiye Tel Abyad ve Resulayn bölgelerini alarak ciddi oranda hedefine ulaşmıştı. Ancak YPG kalan bölgelerde Suriye rejimi ile anlaşarak teslim etti. Türkiye ise masabaşı diplomasisinde ilk hedefi olan sınırından YPG’yi uzaklaştırmayı gerçekleştirdi. Ancak bir diğer hedef olan Suriyelilerin evlerine geri dönmesi idi bu da teslim ABD ile yapılan mutabakatta anlaşılan bölgeler ile sınırlı kaldı. Kalan bölgeler ise Rusya ile yapılan müzakereler sonucunda teröristlerden arındırıldı. Yani Türkiye tam olarak istediği kendi kontrolündeki güvenli bölgeyi sağlama konusunda tam olarak istediğini alamadı.

ABD baştan beri kendi askeri varlığını Suriye’de sahaya sürme konusunda çekinceliydi. Bu yüzden en başta Türkiye ile “Eğit - Donat” adı verilen anlaşmayı yaptı. Eğitimini Türkiye’nin vereceği ve donanımı ABD tarafından sağlanan yerel halk DEAŞ’a karşı savaşacaktı. Ancak bu anlaşma cazip gelmeyince zaten eğitimli ve kısmı olarak da donatılmış olanı olan YPG ile iş tutmanın kendi açısından daha faydalı olacağını düşünmüş olacak ki bir NATO müttefiki yerine terör örgütü olan YPG ile işbirliği yaptı. Böylece ABD iç kamuoyuna da terör örgütü YPG kendi ülkesini savunmaya çalışan halk olarak tanıtıldı. Bu organizasyona da tam Amerikanvari bir isim bulundu. “Suriye Demokratik Güçleri” ilk günden bu yana Ortadoğu’ya demokrasi getirmek için geldiğini belirten ABD için biçilmiş kaftan haline geldi. Böylece ABD askerlerine herhangi bir zarar gelmeden Suriye’de kontrol bölgesi edinecek ve coğrafya üzerindeki çıkarlarına ulaşabilecek ayrıca DEAŞ’ı coğrafyadan silecekti. Büyük oranda hedeflerine ulaşan ABD SDF ile ciddi bir ilişki içindeyken Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna operasyon yapacak olması başta ABD’yi rahatsız etti. Ancak operasyonu önlemesi amacıyla gönderilen ciddiyetten uzak mektup bardağı taşıran son damla oldu. Operasyon başlangıcı itibariyle ABD kamuoyu “Bizim için savaşan müttefiklerimiz neden korumuyoruz?” sorularıyla çalkalandı. Hatta Twitter’da “Trump Betrayed Kurds” başlığı dünya gündeminde uzun süre kaldı. Bir yandan Trump için azil süreci işlerken diğer yandan halkın desteğini kaybetmek istemeyen Trump Cumhurbaşkanı Erdoğan ile 13 Kasım’da görüşeceğini duyurdu. Az olsa da iç siyaseti dizginleyen bu hareket YPG’nin direnç gösterememesi ile etkisini kaybetti. 6 gün gibi bir sürede geniş bir coğrafyayı ve stratejik öneme sahip M4 karayolunu kontrol altına almamız. Olağanüstü bir ziyarete ve ABD açısından büyük tavizler verilen bir mutabakata yol açtı. 

Türkiye ise sahadaki planı olan güvenli bölgeyi tam olarak sağlama konusunda istediğini maalesef alamadı. Ancak öncelikli olarak hedefi olan terör devletinin tasfiyesini gerçekleştirmeyi başardı. Bu da tam olarak sahadaki kadar olmasa da masada da istediğimizi alma gücüne sahip olduğumuzu bize gösteriyor.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.